Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

ASK; İNSANOĞLUNUN LANETLİ CİNSELLİĞİ MASUMLAŞTIRMA ÇABASI MI?

ikisevgili.gif (7755 bytes)

     Dr.Serol TEBER Davranışlarımızın Kökeni adlı yapıtında Mac LEAN'dan aktararak şöyle diyor;  "Limbik sistem (Hayvansal beynimiz) şiirden müzikten anlamaz . Burası dış ve iç dünyadan gelen uyarımları alır doğal gereksinmelerimizi değerlendirir. Bunlar, genellikle canlının beslenme, cinsellik ve savunma gibi öz gereksinmelerini içerir. " Bilindigi gibi bunlara icgüdü diyoruz. Yani dusuncemizin veya beklentilerimizin olusturmadıgı,  canlı olmamızın ve neslimizi   devam   ettirebilmemizin olmazsa olmazlarıdır bunlar.

     Tüm canlılarda olduğu gibi, insanlarda da, bu üç temel güdü;  korunarak, beslenerek ve çoğalarak soyunun devamını saglamaya yöneliktir. Fakat bunlardan ikisi yani korunma ve beslenme, insanlarda da diğer canlılarda oldugu gibi yasanmakta iken,   diğeri güdü, yani cinsellik  tarihin belirli bir diliminden bu yana bircok yasaklara ugramıstir.  Sadece yasadıgı cinsel fiiller nedeniyle insanlar toplum dısına itilmis, horlanmıs, taslanmıs hatta öldurulmustur.

     Montaigne yüzyıllar önce yazdığı Denemeler adlı eserinde  söyle diyor " Cinsel eylem kime ne yaptı ki kimse utanmadan söz edemiyor ondan, ciddi ve edepli konuşmalarda yer verilmiyor ona? Hiç sıkılmadan öldürmek, çalmak, aldatmak, diyebiliyoruz da ona geldimi kısıyoruz sesimizi."   Günümüzde de bircok ülkede hala bu saptama gecerlidir ve  insanlar hala bu kusatmanın baskısı altındadır. Cinsellik üzerindeki bu toplumsal lanetin elbetteki bazı nedenleri vardır ve dogurdugu bazı savunma mekanizmalarıda olmustur. Cunku psikolojide bir kural vardır kisi dogal olarak ortaya koyamadigi düsünce ve davranislarini masumlastirma egilimine girer. Burada insanın aklina su soru takiliyor; Neden bütün büyük aşklar birbirine kavuşamamış insanlar arasında yaşanmış. Bu bir tesadüf mü. Romeo ve Jülyet , Leyla ile Mecnun vs.. acaba bir araya gelselerdi ne olurdu. Gerçekten "Tarla kuşu Jülyet" le anlatılanlar doğrumudur. Aşk denilen duygulanım - yada her neyse- insanlar birlikte olunca tükeniyor mu, doygunluğa mı ulaşıyor.(doygunluğa ulasan ne?). Acaba insanlar cinselliği doğal olarak yaşasalar, ortada doyurulmamış cinsel dürtüler olmasa yine böylesine asik olurlarmıydı?
     Yıllardır Adem ve Havva ile anlatılmaya çalışılan, cinselliğin (Kadın üzerinden-Havva'nın şahsında ) lanetlenmesi mi. Konunun üzerinde düşündükçe bu ve benzer soruları çoğaltmak mümkün.

AŞKIN NEDiR

      İnsanoğlu yüzyıllardır bu duygunun peşinde koşmuş durmuş. Nedir aşk? İmparatorlukları yıkan, dağları deldiren bu güç nereden geliyor. Bu denli güçlü ve karşı konulmaz oluşu nasıl açıklanabilir. kimine göre kimyasal bir çekim, kimine göre üreme isteği, canlı neslinin devamını sağlamaya yönelik bir dürtü.

     Türkçe sözlükte (TDK) şöyle tanımlanıyor:"Güçlü sevgi ve bağlılık duygusu". Aşkı batıda üst sınıfa özgü, ince bir sanat arayışını gerektiren kavram şeklinde değerlendiren anlayışa göre "Aristokratlar aşık olur köylüler ise çiftleşir." Bernard Shaw" Aşık olmak bir kadınla diğeri arasındaki farkı ölçüsüzce abartmak demektir" diyor.    

     Yüzyıllardır aşk üstüne şiirler yazıldı, şarkılarda türkülerde hep o vardı en güzel filmerin, romanların konusu aşktı. Son zamanlarda bilimde katıldı bu kervana. O da insanlığı bu denli etkileyen olgunun köklerini araştırıyor ve şöyle diyor; Aşık olanlar genelde duygularını kendinden geçme şeklinde tanımlarlar. Araştırmacılara göre bunun nedeni o sırada vücudu dolduran kimyasal maddelerdir. Göz göze gelmek el ele tutuşmak gibi faktörler beyinden başlayıp sinirleri etkileyip tüm kana yayılacak akımı başlatırlar. Bu maddelerin Dopamine Neuronephrine ve Phenylethylamine'den (PEA) oluşmaları da aşık olan kişinin kendini aşırı sevinçli hissetmesine yol açar.Bu bulgulara katılmamak mümkün değil elbette. Ancak bu tür kimyasal salınımları başlatan ne?  Aşk denilen duygulanım mı yoksa cinsel olarak karşıdakini isteme mi? Sorun burada sanırım.

     Aşka farklı bir yaklaşımda 1990 yılında İtalya'daki Pisa Üniversitesi'nden psikiyatrist Donatella Marazziti' den geldi. Bu tarihte OKB(Obsessif Kompulsif Bozukluk)'nun biyokimyasal nedenlerini araştırmaya başlayan Marazziti, bütün bu etkileşimden serotonin isimli nörotransmitter'ın sorumlu olduğunu düşündü. Serotoninin beyin üzerinde teskin edici bir etkisi vardır. Serotonin az olduğu zaman saldırganlık, depresyon ve kuşkuculuk halleri artar. Böylece Marazziti OKB hastalarındaki serotonin düzeyini ölçmekle işe başladı. Bu sorunun yanıtını bulmaya çalışan Marazziti ve ekibi âşık denek peşine düştü. Pisa Üniversitesi'ndeki ilan tahtasına bir duyuru asarak, son 6 aydır aşık olan ve her gün en az dört saat âşık olduğu kişiyi düşünen ancak sevdiği ile cinsel ilişki kurmamış öğrencilere ihtiyaçları olduğunu belirttiler. Amaçları, aşkları zaman ve cinsel tatmin yolu ile erozyona uğramamış Romeo&Julyet'ler bulmaktı. Ortalama yaşı 24 olan 17 kadın ve 3 erkek başvurdu. Bilim adamları bunların dışında, 2 grup daha kurdu. Bunlardan biri 20 OKB hastasından oluşuyordu; diğeri ise hem ruh sağlığı yerinde hem de aşktan uzak 20 ''normal'' denekti. Her üç gruptaki üyelerden tek tek kan örnekleri alındı. Santrifüj yoluyla önce plazma daha sonra trombositler ayrıştırıldı. Normal deneklerde serotonin düzeyi normal sınırlarda gezinirken, OKB hastalarında ve aşık öğrencilerde bu düzey yüzde 40 dolayında daha düşüktü. Marazziti bu sonucu şöyle değerlendirdi:''İnsanların âşık olduğu zaman aklını yitirdiği söylenirdi. Bu tespit galiba doğru'' . Bu tespiti doğrulamak için bilim adamları 20 âşık öğrenciyi bir yıl sonra yeniden incelemeye aldı. Kan örneklerinden, bu öğrencilerin serotonin düzeyinin normal sınırlara geri döndüğü ortaya çıktı. Bu da şunu gösteriyordu: İnsanlar âşık oldukları zaman serotonin düzeyi normal sınırların altına düşer; ancak zamanla aşk törpülendikçe serotonin eski düzeyine geri döner. Bu araştırmanın sonuçları ''Psychological Medicine'' (29.sayı, sayfa 741, 1999) dergisinde yayımlandı. Sonuçlar bilimsel çevrelerce övgüyle karşılandı. Atlanta'daki Emory Üniversitesi'nden Thomas Yerkes görüşlerini şöyle dile getiriyor:''Bilim adamları olarak bizler bu güne dek stres, saldırganlık, üzüntü gibi duyguları inceledik. Niçin aşkı da incelemeyelim? Bu duyguyu araştırma kapsamı dışında bırakmamızın nedeni nedir? Aşık olduğumuz zaman bunun tümüyle biyolojik bir olgu olduğunu fark etmiyor muyuz? İşte aramızdan bazıları bu konuya bilimsel olarak eğilme cesaretini gösteriyor.'' Washington Üniversitesi'nden psikiyatrist Yvette Sheline, ''Günde 4 saat oturup tek bir kişiyi düşünen insana normal diyemeyiz'' diyerek söz konusu çalışmanın doğru yolda olduğunu ifade ediyor.  

     Burada sanırım gozden kacirilmaması gereken onemli  nokta deneklerin son 6 aydır aşık olan ve her gün en az dört saat âşık olduğu kişiyi düşünen ancak sevdiği ile cinsel ilişki kurmamış öğrencilerden olusmasıdır.

AŞKIN TARİHÇESİ

couple1x1.gif (8565 bytes)

     Aşk üzerine yazılmış çok sayıda eser bulunmasına karşın, aşkın ne zamandan beri var olduğu, ilk olarak ne zaman ve nerede yaşandığı konusunda kesin bir tarihe hiçbir yayında rastlanmıyor. Lewıs Henry MORGAN Syndyasmian aile biçiminden sözederken   Erkek, uygar toplumlarda oldugu gibi, yakınlık duydugu, asik oldugu kadını aramiyordu; ask, o zamanın insanının erisebildigi duzeyden daha ust duzeylere gelindiginde erisilebilecek bir duyguydu ve bu donemin insanının bildigi birsey degildi. Evlenme, bu nedenle, duyguya degil, gerekirliklere ve  ihtiyaclara dayaniyordu diyor.

     İlk çağlarda bazı yayınlarda aşktan söz edilse de burada söz konusu olan cinsel içgüdülerle karşı cinse duyulan arzudur. Helen elitinin büyük bir kısmı aşkın en soylu biçimini bir yetişkin ile  15 -18 yaşlarındaki bir yeniyetme arasındaki tutkulu ilişkiye yakıştırır.  Kur yapma yoluyla aşk, onbirinci yüzyılda doğmuş ve çağın troubadour(Gezici saz şairi) şiirinde biçimlenmişti.  Bugün anladığımız anlamdaki aşkın ortaya çıkışı konusunda verilebilen tek tarih sadece bu. Görünen o ki aşk insanlık tarihinin belirli bir diliminden sonra ortaya çıkmıştır. Askın ortaya cıkısını temel nedenlerini daha iyi anlayabilmek icin cinselligin tarihsel surecine de kısaca bir goz atmakta sanırım yarar var.

CİNSELLİĞİN TARİHÇESİ

     Mülkiyet kavramının ortaya çıkmasından ve tek tanrılı dinlerden önce hemen tüm topluluklarda cinsellik dini ayinlerin bir parçasıdır. Yeni Gine'nin, Polinezya'nın, Endonezya'nın, Afrike ve Güney Amerika'nın dinsel sanatı, Hindistan ve japon tapınakları kadar müstehcendir. Kültürün ilk aşamalarında, ilkel avcı kabilelerinden bizim uygarlığımızın doğduğu tarımsal toplumlara kadar, hemen her dinsel tören, müstehcen dans ve şarkıları, gerçek yada sembolik cinsel birleşmeyi ve hatta fahişeliği(?) kapsamaktadır. Dinsel sembolizmin ve törenlerin şehevi niteliği, kültürün yüksek düzeylerinde sınırlandırılma eğilimindeyse de, aynı nitelik, bunlardan hemen önceki aşamalarda en yaygın biçiminde yer almıştır. Kısacası cinsellik, insanlık tarihinin ilk dönemlerinde, hatta yakın zamana kadar, bırakın günlük yaşamı, dinsel ayinlerin dahi önemli bir parçasıdır. Ancak insanlık tarihinin ilk donemlerinde gayet dogal yasanan cinsellik, belirli bir surecten sonra sartlara   baglanmıs ve iki insanin yasadigi bir eylem olmaktan cikmis toplumsal bir davranisa donusmustur.

[ SAGLIK | BRiC | WEB MALZEMELERi  | SANAT | ANASAYFA ]

SAYFA 2 okkirsag.gif (929 bytes)